1/7/2008
Gülse Birsel
11.Mart.1971
İstanbul
Dizi Oyuncusu, Yazar, Sena
Şener soyadı ile 11 Mart 1971 yılında İstanbul'da doğan Gülse Birsel, liseyi Beyoğlu Anadolu Lisesi'nde bitirdikten sonra öğrenimine Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü'nde devam etti. Üniversitenin ikinci yılında gazeteciliğe merak sardı ve Aktüel dergisinde muhabir olarak çalışmaya başladı.
Üniversiteden mezun olduktan sonra 1994 yılında Amerika'ya gitti. New York, Colombia Üniversitesi'nde sinema üzerine master yaptı. 1996 yılında tekrar Türkiye'ye dönen Gülse Birsel üç ay boyunca ATV'de kahvaltı bülteninin dış haberlerini hazırladı. Ardından, bir yıl boyunca Esquire dergisinin yayın yönetmenliğini yaptı. Esquire'dan sonra Harper's Bazaar dergisinin yayın yönetmenliğini yapan Gülse Birsel, Bazaar Gelin ve Orange dergilerini çıkarttı.
2002 yılına kadar Harper's Bazaar'dan başka FHM, House Beautiful ve Gezi dergilerinin de yayın koordinatörlüğünü yürüttü. Mart 2002'den itibren bir müddet süre Atv'de yayınlanan g.a.g.'ın metin yazarlığı ve sunuculuğunu yapan Gülse Birsel Aralık 2001'de Sabah Gazetesi'nde köşe yazarlığına getirildi.
Mart 2003'te köşe yazıları ve bazı g.a.g. metinlerinden olusan "Gayet Ciddiyim" adlı ilk kitabını ve Mayıs 2004’te "Hala Ciddiyim!" adlı ikinci kitabını yayımladı.
Şubat 2004'te ATV ekranlarında yayınlanmaya başlayan Avrupa Yakası adlı dizinin senaristliğini üstlenmesinin yanı sıra oyuncu kadrosunda da yer aldı. 21 Ocak 2005'te vizyona giren Hırsız Var! adlı sinema filmi, Gülse Birsel'in ilk film projesi olarak portföyünde yerini aldı.
http://www.biyografi.info/kisi/gulse-birsel
Gülse Birsel kimdir, Gülse Birsel biyografi
Gülse (Şener) Birsel, gazeteci, yazar, oyuncu.
11 Mart 1971'de İstanbul'da doğdu. Beyoğlu Anadolu Lisesi'ni bitirdikten sonra, Boğaziçi Üniversitesi'nde ekonomi okumaya başladı. Üniversitenin ikinci yılında Aktüel dergisine muhabir olarak girdi. 1994'te Boğaziçi Üniversitesi'nden mezun oldu ve ABD''ye gitti. New York'ta Columbia Üniversitesi Sinema bölümünde yüksek lisans yaptı.
1996'da Türkiye'ye dönen Gülse Birsel, üç ay boyunca ATV'de kahvaltı bülteninin dış haberlerini yazdı. Ardından Esquire dergisinin yayın yönetmeni oldu. Bir yıl bu görevi sürdürdükten sonra Harper's Bazaar dergisinin yayın yönetmenliğine geçti. Bu arada Bazaar Gelin ve Orange dergilerini çıkarttı. 2001 ve 2002 yıllarında Harper's Bazaar, FHM, House Beautiful ve Gezi dergilerinin yayın danışmanlığını yürüttü.
ATV'de yayımlanan Avrupa Yakası adlı dizinin yazarı ve oyuncusudur. Cumartesi ve pazar günleri Sabah gazetesinde yazmaktadır. Bir dönem g.a.g. adlı TV programının metin yazarlığı ve sunuculuğunu yapmıştır. Mart 2003'te gazete yazıları ve bazı g.a.g. metinlerinden oluşan Gayet Ciddiyim adlı kitabı yayımlandı. 2004'te "Hâlâ Ciddiyim", 2005 yılında ise "Yolculuk Nereye Hemşerim?" adlı kitapları yayımlandı. Yazdığı üç kitap da Çok Satanlar arasında yer almıştır.
Arzu Erdoğan'ın Tempo dergisi için yaptığı 11.03.2003 tarihli Gülse Birsel röportajı.
• Hep oyuncu olmak istemişsiniz ama ekonomi okumuşsunuz. Neden böyle bir şey yaptınız?
Çünkü bütün arkadaşlarım Boğaziçi'nin işletmesine ve ekonomisine girmeye çalışıyordu. Çok popülerdi o yıllarda. Annem, babam da çok istedi. Galiba dolduruşa geldim ve "Tabii ya, ben girerim Boğaziçi'ne, manzaraya karşı arkadaşlarımla eğlenirim, bir taraftan da konservatuvarda yarı zamanlı oyunculuk okurum" dedim ve çok yanıldım. Çünkü o sene ya da ondan önceki sene tiyatro bölümünden yarı zaman kalkmış. Ben de tiyatro okuyamadığımla kaldım.
• Yani oyuculuk hevesi içinizde kaldı...
Maalesef. Zaten üniversitenin ikinci senesinde gazeteciliğe başlayınca oyuncu olmaktan biraz vazgeçtim. "Bu iş tam bana göre, buldum mesleğimi" dedim. Okul bittikten sonra, oyunculuk değil, ama içinde dramatik kurgusu olan bir şeyler yapma isteğim depreşti. Çünkü artık bir işim vardı, okulumu bitirerek ailemi de mutlu etmiştim. Bir hayat kararı olarak değil; ama kendimi mutlu etmek için, hayatım boyu görmek istediğim şehir New York'a gittim ve Colombia Üniversitesi'nde mastır programına başladım.
• Tam olarak ne okudunuz Colombia Üniversitesi'nde?
Üniversitenin sinema mastırı içinde yönetmenlik, oyunculuk, senaryo yazarlığı, tarih, teori ve eleştiri gibi dersleri olan bir program. İki yıl hepsinden azar azar okutturuluyor. Ama ikinci yıl birini seçip, tezini ondan veriyorsun ve o bölümden mezun oluyorsun. Oyunculuk dersleri de aldık. Ama o kadar teknik falan değildi. Çok temel oyunculuk prensipleriyle tanışmak için hazırlanmış derslerdi. Hafta üç saat görüyorduk. Ucundan kıyısından oyunculuğa aşina oldum. Benim isteğim senaryo yazarlığıydı, ona yoğunlaştım. Dönüşte de sinemayla ilgili bir şey yapmak aklıma gelmedi. İşim hazırdı. Eski patronumla konuşur konuşmaz bana bir derginin yayın yönetmenliğini teklif etti. Ben de yeniden dergiciliğe başladım.
• Şimdilerde bir diziye başladınız, görünen o ki, içinizdeki oyunculuk arzusu bitmemiş...
Galiba. Bana daha önce de oyunculuk teklifleri gelmişti. TRT için yapılacak dizilerdi, ama ikisi de dramaydı ve ben kabul etmedim. Çünkü kendimi drama hazır hissetmedim. Bana komedi biraz daha yakın geldi. 'G.A.G.'da kakara kikiri yaptıktan sonra, birden insanların beni çok ciddi bir karakterde, duygusal laflar ederken görmesi biraz yadırganır diye düşündüm. O yüzden sit-com daha yakın geldi. Ekibe güvendim, 'Çocuklar Duymasın' dizisinin ekibiyle çalışıyorum.
• Konusu nasıl?
Bana çok aykırı bir rol değil. O yüzden rahatım. Şehirli, genç, akademisyen, çağdaş bir kadın. Çok genç yaşta bir evlilik yapmış. Bu evlilikten 10 yaşlarında bir çocuğu var. Ama hemen boşanmışlar. Çünkü ilk kocası son derece çapkın ve serseri ruhlu bir adam. Çocuk nedeniyle sürekli görüşüyorlar, adam eve gidip geliyor. Kadın ikinci kez evleniyor. İkinci koca da akademisyen, Avrupai, Batılı, titiz yani ikinci kocanın tam negatifi bir adam. Tabii ki iki adam birbirlerini görür görmez nefret ediyorlar. Fakat çocuk üzülmesin, evdeki ahenk bozulmasın, çocuğa mutlu bir aile ortamı sağlayalım diye birbirlerini idare etmek zorundalar. Buradan bir elektrik ve gerginlik çıkıyor, bu da komediye dönüşüyor.
• Kameraya 'G.A.G.'dan alışkınsınız, ama karşısında oynamak nasılmış?
Son derece kazık bir şey. Tabii ki çok hoşuma gitti. Bütün hayatım boyunca bunu istemişim, nasıl hoşuma gitmez. 'G.A.G.'dan çok farklı. Çünkü orada sadece kameraya bakarak konuşuyorsun. Burada kamera dışında her yere bakabilirsin. Kameraya bakınca kesiyorlar. Başka zorlukları var tabii. Ben daha A'sındayım bu işin. Oradaki tecrübeli oyunculardan bir şeyler kapmaya çalışıyorum. Bakalım ne çıkacak? İnşallah beğenirler performansımı.
• Kimler oynuyor?
Birinci koca Levent Özdilek, ikincisi Altuğ Yücel. Çok yetenekli bir oğlum var. Dünyanın en güzel çocuğu, bir lokum. Kızıl kahve saçlı, mavi gözlü, beyaz tenli, kalkık burunlu bir İsveçli gibi. Çok yetenekli ve 10 yaşında olmasına rağmen profesyonel bir oyuncu. Bir tane hafif çatlak bir ablam var, onu Neslihan Yargıcı oynuyor. Feminist, ama bir taraftan da çok süslü ve hoş, hafif deli.
• Kamera karşısındaki performansınızı nasıl buldunuz?
Ben önce hiçbir şey anlamadım. Nasıl görünüyorum, çok mu büyük oynuyorum, çok mu küçük oynuyorum... Sonra fark ettim ki, tiyatroya çok yakın bir format sit-com. Mimiğinizi, jestlerinizi büyütmeniz lazım. Yavaş yavaş öğreniyorum tabii. Dizinin birkaç parçasını seyrettik, bana "Gayet iyi" diyorlar. Ama onlar benim yüzüme karşı "Gayet kötü" demeyecekleri için, objektif olduklarına inanayım mı, inanmayayım mı bilmiyorum. Eğlenceli bir şey olacağı kesin de 'G.A.G.'daki karizmayı çizdirir miyiz, çizdirmez miyiz onu göreceğiz.
• Sizi bir şekilde tanıyan insanlar soğuk bir kadın olduğunuzu düşünüyorlar. Soğuk musunuz?
Bugünkü performansıma bakmayın, ben aslında daha sempatik bir insanım. Soğukluk görüntüsünün iki sebebi var. Birincisi benim göz yapımla ilgili. Çok sıcak bakmaya çalıştığımda da soğuk bakıyorum, donuk bir tipim. Bu, benim elimde olan bir şey değil. İkincisi de aslında çekingen bir yapım var. İnsanlarla hemen kaynaşamam. Yıllardır iş hayatında daha ciddi şeyler yapmış olmanın verdiği bir alışkanlık belki. Ama güler yüzlüyümdür aslında.
• Oysa 'G.A.G.'a yansıyan yüzünüz daha farklı, daha samimi, daha içten. Hangisi gerçek?
O benim, yakın arkadaşlarımla olduğum halime daha yakın, onların yanında daha laubaliyim. Çok daha soytarı oluyorum, kendimi yoruyorum. 'G.A.G.'daki tabii ki yüzde yüz ben değilim, ama yüzde doksan beş benim.
• Yakında bir de kitabınız çıkıyor galiba.
Evet, mart ayında. Her popüler kadın yazarın yayınevi olan Epsilon Yayınları'ndan çıkıyor. İsmi 'Gayet Ciddiyim'. 300 sayfalık bir kitap. Bölümlere ayırdık, bence çok da komik oldu. Tatiller, uzaylılar, ev hayatı, kadın-erkek ilişkileri gibi günlük hayatta şehirli bir insanın yaşadığı şeyleri bölümledik. Bu bölümlerde de, bu konularda yazılmış yazılar ve 'G.A.G.' metinleri var. Bir araya gelince bence çok eğlenceli bir şeyler çıktı. Sanıyorum insanları eğlendirecek bir kitap.
• Hiç mizah öyküleri yazmayı düşündünüz mü?
Şimdiye kadar hiç kurgulayarak yazmadım, ama olabilir. Bunu bana bir iki hafta önce yayınevi söyledi. Sanıyorum onlar metinleri almadan önce, daha light bir şeyler bekliyorlardı benden. Ama bir cevher görmüşler ki, "Mizah öyküleri, mizah romanları düşünmez misiniz?" dediler, ilk o zaman aklıma geldi. Galiba kendime o kadar güvenmiyorum.
• Oyunculukta iyi eleştiriler alırsanız, gazeteciliği bırakıp kariyerinize oyuncu olarak mı devam edeceksiniz?
Gazeteciliği hiçbir zaman bırakmam. Ama şu anda olduğu gibi formüller olabilir. Yazılarımı da yazarım, oyunculuk da yaparım. Zaten birbiriyle bağlantılı şeyler aslında. Belki iyi hikâye anlatınca insan, iyi bir oyuncu da olur, iyi yazı da yazar. Oyunculuk belki devam eder, belki bir daha hiç yapmayabilirim. Ya da çok bayılabilirim kendime, "Tamam artık, ben oyuncu oldum" da diyebilirim, bilmiyorum.
• Senaryo yazarlığı eğitimi aldığınıza göre, belki bir gün kendi yazdığınız bir oyunda oynarsınız...
Öyle bir hayalim var. Ama ben hayatımda hiçbir şeyi o kadar planlayarak, hedefe kilitlenerek falan yapmadım. Her şey tesadüf oldu benim hayatımda. Bütün okullar, bütün işler, bütün önemli dönemeçler. Hep ayağıma dolandı. İnsan o kadar plan yapmayınca, hem hayal kırıklığına uğramıyor hem de güzel sürprizler oluyor hayatta.
http://www.muzikvesoz.com/s436-G%C3%...biyografi.html
Hayatım boyunca oyuncu olmak istedim
Ekonomi okumasına rağmen aklında hep 'rol yapmak' varmış. Gazeteciliğe başladığı için bu arzusunu bastırmış. 'G.A.G.'la başladığı televizyon maratonuna şimdi 'Eyvah Eski Kocam' dizisiyle devam ediyor. Çok yakında da 'pop corn' gibi bir kitabı çıkıyor...
Gülse Birsel
Muhabirin çekim ve röportaj üzerine notu: Karlı ve soğuk bir şubat öğleden sonrasında buluştuk Gülse Birsel ile. Önce kıyafetler, kuaför ve makyöz yüzünden problem çıktı, ardından fotoğrafların seçimi konusunda sıkıntı yaşandı. Birlikte olduğumuz altı saat kendisi için de ekip için hiç de pek mutlu geçmedi. Belki de Tanrı o gün hepimizin sabrını denedi. İşte zorlu bir süreçten sonra yapılan röportajdan yansıyan Gülse Birsel portresi.
Hep oyuncu olmak istemişsiniz ama ekonomi okumuşsunuz. Neden böyle bir şey yaptınız?
Çünkü bütün arkadaşlarım Boğaziçi'nin işletmesine ve ekonomisine girmeye çalışıyordu. Çok popülerdi o yıllarda. Annem, babam da çok istedi. Galiba dolduruşa geldim ve "Tabii ya, ben girerim Boğaziçi'ne, manzaraya karşı arkadaşlarımla eğlenirim, bir taraftan da konservatuvarda yarı zamanlı oyunculuk okurum" dedim ve çok yanıldım. Çünkü o sene ya da ondan önceki sene tiyatro bölümünden yarı zaman kalkmış. Ben de tiyatro okuyamadığımla kaldım.
Yani oyuculuk hevesi içinizde kaldı...
Maalesef. Zaten üniversitenin ikinci senesinde gazeteciliğe başlayınca oyuncu olmaktan biraz vazgeçtim. "Bu iş tam bana göre, buldum mesleğimi" dedim. Okul bittikten sonra, oyunculuk değil, ama içinde dramatik kurgusu olan bir şeyler yapma isteğim depreşti. Çünkü artık bir işim vardı, okulumu bitirerek ailemi de mutlu etmiştim. Bir hayat kararı olarak değil; ama kendimi mutlu etmek için, hayatım boyu görmek istediğim şehir New York'a gittim ve Colombia Üniversitesi'nde mastır programına başladım.
Tam olarak ne okudunuz Colombia Üniversitesi'nde?
Üniversitenin sinema mastırı içinde yönetmenlik, oyunculuk, senaryo yazarlığı, tarih, teori ve eleştiri gibi dersleri olan bir program. İki yıl hepsinden azar azar okutturuluyor. Ama ikinci yıl birini seçip, tezini ondan veriyorsun ve o bölümden mezun oluyorsun. Oyunculuk dersleri de aldık. Ama o kadar teknik falan değildi. Çok temel oyunculuk prensipleriyle tanışmak için hazırlanmış derslerdi. Hafta üç saat görüyorduk. Ucundan kıyısından oyunculuğa aşina oldum. Benim isteğim senaryo yazarlığıydı, ona yoğunlaştım. Dönüşte de sinemayla ilgili bir şey yapmak aklıma gelmedi. İşim hazırdı. Eski patronumla konuşur konuşmaz bana bir derginin yayın yönetmenliğini teklif etti. Ben de yeniden dergiciliğe başladım.
Gülse Birsel
Şimdilerde bir diziye başladınız, görünen o ki, içinizdeki oyunculuk arzusu bitmemiş...
Galiba. Bana daha önce de oyunculuk teklifleri gelmişti. TRT için yapılacak dizilerdi, ama ikisi de dramaydı ve ben kabul etmedim. Çünkü kendimi drama hazır hissetmedim. Bana komedi biraz daha yakın geldi. 'G.A.G.'da kakara kikiri yaptıktan sonra, birden insanların beni çok ciddi bir karakterde, duygusal laflar ederken görmesi biraz yadırganır diye düşündüm. O yüzden sit-com daha yakın geldi. Ekibe güvendim, 'Çocuklar Duymasın' dizisinin ekibiyle çalışıyorum.
Konusu nasıl?
Bana çok aykırı bir rol değil. O yüzden rahatım. Şehirli, genç, akademisyen, çağdaş bir kadın. Çok genç yaşta bir evlilik yapmış. Bu evlilikten 10 yaşlarında bir çocuğu var. Ama hemen boşanmışlar. Çünkü ilk kocası son derece çapkın ve serseri ruhlu bir adam. Çocuk nedeniyle sürekli görüşüyorlar, adam eve gidip geliyor. Kadın ikinci kez evleniyor. İkinci koca da akademisyen, Avrupai, Batılı, titiz yani ikinci kocanın tam negatifi bir adam. Tabii ki iki adam birbirlerini görür görmez nefret ediyorlar. Fakat çocuk üzülmesin, evdeki ahenk bozulmasın, çocuğa mutlu bir aile ortamı sağlayalım diye birbirlerini idare etmek zorundalar. Buradan bir elektrik ve gerginlik çıkıyor, bu da komediye dönüşüyor.
Kameraya 'G.A.G.'dan alışkınsınız, ama karşısında oynamak nasılmış?
Son derece kazık bir şey. Tabii ki çok hoşuma gitti. Bütün hayatım boyunca bunu istemişim, nasıl hoşuma gitmez. 'G.A.G.'dan çok farklı. Çünkü orada sadece kameraya bakarak konuşuyorsun. Burada kamera dışında her yere bakabilirsin. Kameraya bakınca kesiyorlar. Başka zorlukları var tabii. Ben daha A'sındayım bu işin. Oradaki tecrübeli oyunculardan bir şeyler kapmaya çalışıyorum. Bakalım ne çıkacak? İnşallah beğenirler performansımı.
Gülse Birsel
Kimler oynuyor?
Birinci koca Levent Özdilek, ikincisi Altuğ Yücel. Çok yetenekli bir oğlum var. Dünyanın en güzel çocuğu, bir lokum. Kızıl kahve saçlı, mavi gözlü, beyaz tenli, kalkık burunlu bir İsveçli gibi. Çok yetenekli ve 10 yaşında olmasına rağmen profesyonel bir oyuncu. Bir tane hafif çatlak bir ablam var, onu Neslihan Yargıcı oynuyor. Feminist, ama bir taraftan da çok süslü ve hoş, hafif deli.
Kamera karşısındaki performansınızı nasıl buldunuz?
Ben önce hiçbir şey anlamadım. Nasıl görünüyorum, çok mu büyük oynuyorum, çok mu küçük oynuyorum... Sonra fark ettim ki, tiyatroya çok yakın bir format sit-com. Mimiğinizi, jestlerinizi büyütmeniz lazım. Yavaş yavaş öğreniyorum tabii. Dizinin birkaç parçasını seyrettik, bana "Gayet iyi" diyorlar. Ama onlar benim yüzüme karşı "Gayet kötü" demeyecekleri için, objektif olduklarına inanayım mı, inanmayayım mı bilmiyorum. Eğlenceli bir şey olacağı kesin de 'G.A.G.'daki karizmayı çizdirir miyiz, çizdirmez miyiz onu göreceğiz.
Sizi bir şekilde tanıyan insanlar soğuk bir kadın olduğunuzu düşünüyorlar. Soğuk musunuz?
Bugünkü performansıma bakmayın, ben aslında daha sempatik bir insanım. Soğukluk görüntüsünün iki sebebi var. Birincisi benim göz yapımla ilgili. Çok sıcak bakmaya çalıştığımda da soğuk bakıyorum, donuk bir tipim. Bu, benim elimde olan bir şey değil. İkincisi de aslında çekingen bir yapım var. İnsanlarla hemen kaynaşamam. Yıllardır iş hayatında daha ciddi şeyler yapmış olmanın verdiği bir alışkanlık belki. Ama güler yüzlüyümdür aslında.
Oysa 'G.A.G.'a yansıyan yüzünüz daha farklı, daha samimi, daha içten. Hangisi gerçek?
O benim, yakın arkadaşlarımla olduğum halime daha yakın, onların yanında daha laubaliyim. Çok daha soytarı oluyorum, kendimi yoruyorum. 'G.A.G.'daki tabii ki yüzde yüz ben değilim, ama yüzde doksan beş benim.
Yakında bir de kitabınız çıkıyor galiba.
Evet, mart ayında. Her popüler kadın yazarın yayınevi olan Epsilon Yayınları'ndan çıkıyor. İsmi 'Gayet Ciddiyim'. 300 sayfalık bir kitap. Bölümlere ayırdık, bence çok da komik oldu. Tatiller, uzaylılar, ev hayatı, kadın-erkek ilişkileri gibi günlük hayatta şehirli bir insanın yaşadığı şeyleri bölümledik. Bu bölümlerde de, bu konularda yazılmış yazılar ve 'G.A.G.' metinleri var. Bir araya gelince bence çok eğlenceli bir şeyler çıktı. Sanıyorum insanları eğlendirecek bir kitap.
Kimdir? / Gülse Birsel
1971 yılında İstanbul'da doğdu.
Önce Beyoğlu Anadolu Lisesi'ni, ardından Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü'nü bitirdi.
Üniversite ikinci sınıftayken gazeteciliğe başladı.
Daha sonra Amerika'ya gitti ve Colombia Üniversitesi'nde Sinema dalında mastır yaptı.
Dönüşte önce Esquire, sonra Harper's Bazaar dergilerinde yayın yönetmenliği yaptı.
1 Numara Yayıncılık'ta bazı dergilerin grup koordinatörlüğünü yaptı.
Sabah gazetesinde pazar yazıları yazmaya başladı.
'G.A.G.' adlı TV programının metin yazarlığını ve sunuculuğunu yapıyor.
Şimdilerde iki heyecanı birden yaşıyor. Çünkü kısa bir süre sonra hem sit-com oyuncusu olarak izleyicisinin karşısına çıkacak hem de bir kitabı yayımlanacak.
Hiç mizah öyküleri yazmayı düşündünüz mü?
Şimdiye kadar hiç kurgulayarak yazmadım, ama olabilir. Bunu bana bir iki hafta önce yayınevi söyledi. Sanıyorum onlar metinleri almadan önce, daha light bir şeyler bekliyorlardı benden. Ama bir cevher görmüşler ki, "Mizah öyküleri, mizah romanları düşünmez misiniz?" dediler, ilk o zaman aklıma geldi. Galiba kendime o kadar güvenmiyorum.
Oyunculukta iyi eleştiriler alırsanız, gazeteciliği bırakıp kariyerinize oyuncu olarak mı devam edeceksiniz?
Gazeteciliği hiçbir zaman bırakmam. Ama şu anda olduğu gibi formüller olabilir. Yazılarımı da yazarım, oyunculuk da yaparım. Zaten birbiriyle bağlantılı şeyler aslında. Belki iyi hikâye anlatınca insan, iyi bir oyuncu da olur, iyi yazı da yazar. Oyunculuk belki devam eder, belki bir daha hiç yapmayabilirim. Ya da çok bayılabilirim kendime, "Tamam artık, ben oyuncu oldum" da diyebilirim, bilmiyorum.
Senaryo yazarlığı eğitimi aldığınıza göre, belki bir gün kendi yazdığınız bir oyunda oynarsınız...
Öyle bir hayalim var. Ama ben hayatımda hiçbir şeyi o kadar planlayarak, hedefe kilitlenerek falan yapmadım. Her şey tesadüf oldu benim hayatımda. Bütün okullar, bütün işler, bütün önemli dönemeçler. Hep ayağıma dolandı. İnsan o kadar plan yapmayınca, hem hayal kırıklığına uğramıyor hem de güzel sürprizler oluyor hayatta.
Röportaj: Arzu Erdoğan
http://www.tempodergisi.com.tr/spot_altinda/01275/
Odam kireçtir benim!
Size gazetede bir oda ayarlayacağız" dediler. Oldum olası ofis hayatının imkanlarını önemseyenlerle dalga geçerim. Şirket içi hiyerarşinin, oda büyüklüğüne, ne bileyim, hangi yemekhanede yemek yendiğine yansıması benim için mizah malzemesidir.
Ve bittabi dalga geçtiğim herşey, her zaman başıma gelir!
Oda haberini duyunca, yıllarca "Odaymış, sekretermiş, künyede üst sırada olmakmış, bunlar boş işler, mühim olan işini sevmektir, bir de maaş!" diye cak cak öten ben değilmişim gibi, sevinçten kendimi kaybetmişim!
Bu habere ölçüsüzce heyecanlanmamın sebebini geçmişte aramak lazım!
Müessesedeki ilk günlerim 1990 yılının sonbahar aylarına rastlar...
İlk birkaç yıl, yaklaşık ononbeş kişinin birlikte çalıştığı sekiz bilgisayarlı büyük masalardan birinin köşesine ilişir, bir bilgisayarı boş bulunca da çevik bir hareketle atlayıp yazımı yazardım!
Sonra beni Aktüel'de bölüm editörü yaptılar ve ortada duran, herkesin birşeyler yemek, veya baş başa dedikodu yapmak için kullandığı cam masayı bana "tahsis ettiler"!
Ancak kısa bir süre sonra, önemli bir yazar geldi dergiye, ve ben eski "komün" masasına "aktarıldım".
Esquire'ın yayın yönetmeni olduğumda ise etrafında üç duvar olan bir masaya hak kazandım! Bina içinde bu bölmelerin adı "duşakabin" di! Büyüklük açısından!
Yine de "kendine ait bir oda"nın, duvar sayısı açısından bakıldığında dörtte üçü demekti! Hatta bu tesislerde CNN'in ünlü muhabiri Peter Arnett'in benimle röportaj yapmışlığı bile var!
Başka bir haber için Türkiye'deyken, "Aaa Esquire'ın kadın editörü varmış. 'Türk erkekleri artık bıyıklarını kesiyorlar' diye şirin bir haber yapalım, kadından da görüş alalım" diye düşünmüşler. (Tabii "kadın editör" 24 yaşında bir kız çıkınca Peter Arnett'in yüzündeki şaşkın ifade röportaj boyunca sürdü, o ayrı.)
Ünlü gazeteci odam olup olmadığını sormadı. Körfez Savaşı sırasında çalışırken daha kısıtlı imkanlarla karşılaşmıştı muhakkak!
"ODA SÜSÜ"
Ama herkes Peter Arnett kadar gerçekçi değildi!
Sonraki Bazaar dergisi yıllarında, bir nevi ikinci ev addettiğim bölmem, ne yazık ki moda konusunda röportaja gelen hiçbir televizyon muhabirini tatmin etmedi!
- Odanız bu mu?!
- Şirin değil mi? Bu da bilgisayarım. Bana tahsis ettiler. İmkanlarımız geniş. Kahve içer misiniz?
- Lütfen.
- İyi, bir koşu alayım geleyim, siz iki dakika oturun!
Maalesef Harper's Bazaar dergisinin editörüyseniz, duvarlarında moda fotoğraflarının asılı olduğu afili bir odanız, afili bir sekreteriniz ve afili kıyafetleriniz olması bekleniyor!
Kıyafet konusunda, maaşa rağmen birşeyler yapıyorduk kendimizce.
Ama, hangi oda, hangi sekreter?
- Gülse Hanım, gerçekten bir odanız yok mu? Yani nerede çekim yapacağız? Duvarlar da pek renksiz!
- Renksiz değil, bej. Bej bir renktir! Ayrıca moda insana yakışandır!
Her seferinde derginin genel müdürüne yalvar yakar olup, on dakika odasından çıkarıp, birkaç moda sayfasını seloteyple duvarlara yapıştırıp "dergi editörü odası" süsü veriyor ve başlıyordum moda konusunda zırvalamaya!
Bazen masanın üzerinde duran, genel müdüre ait, pipo, eş ve çocukların fotoğrafı gibi eşyalar kafa karıştırıyordu, ama olsun!
Derken Nişantaşı'na taşındı şirket, ve ben yersizlikten yine masamdan oldum.
Sonra yine terfi ettim. Dört derginin grup editörü oldum.
Oda verildi mi? Her an verilecekmiş gibi bir tavır takınıldığından uzun bir süre "Terfiyle birlikte zam oluyor, değil mi" sorusunu soramadım! Oda vereceklerdi, daha ne yapsınlardı adamlar?!
"DANIŞMA" OLDUM!
Sonunda oda değil, masa verildi! Ancak bu sefer duvarsız!
Kapı girişinde olduğum için, sabahtan akşama kadar şu sorularla muhatab oluyordum:
- Muhasebe kaçıncı kat?
- Leyla Hanım yerinde mi? Yoksa bu paketi size bırakayım, verir misiniz?
- Yemek fişlerini sizden mi alıyoruz?!
Sabah'ın ekinde yazı yazmaya başladım, yine birşey değişmedi.
Derken g.a.g. programı yayınlandı, sonrasını biliyorsunuz!
Geçen gün, hayatımda ilk defa, onbeş yıldır beklediğim telefonu aldım: "Gülse Hanım, odanız hazır!"
- B... ben.. Gerçekten mi? O.. Oda?...
Belki artık ana gazetede yazmaya başladığım içindir. Belki boş oda var diye. Veya yıllardır çektiğim sefaleti birisi sonlandırmak istedi!
Hıncal Uluç bir yazısında "Odamın hangi katta olduğu umurumda değil. Rahat, geniş olsun yeter"diyor.
Benim için hiçbirşey önemli değil. Dört duvarı olsun, zaten ayağımı yerden kesiyor!
Yemedim içmedim, sabah kalkıp, giyinip odamı görmeye gittim!
Sanki ev verdiler! Manzarasına bakıyorum, sandalyeye oturup dönüyorum, karşıdaki misafir koltuğuna oturup o bakış açısına hakim oluyorum!
Resmen oda! On metrekare, merkezi, nezih semtte, kısmi deniz manzaralı, klimalı, ferah, cadde üzeri! Televizyon bile var!
BABAMI BİLE ARADIM!
Görgüsüzlükten öleceğim. Telefonu açıp babamı bile aradım, "Baba, bana oda verdiler, şu anda oradayım, camdan bakıyorum, heheh" diye! İçim içime sığmıyor.
Manalar buluyorum odamda... "Kimbilir benden öncekilerin ne anıları vardır" burada diyorum. Karşı kaldırımda, egzersiz aletleri dükkanıyla pastanenin yanyana olması, enteresan, bir çelişki gibi geliyor, neredeyse sanatsal!
Duvarlar kireç beyazı, ama birkaç resimle sıcak bir ortam yaratırım. Şuraya bir çiçek, buraya dergiler, hatta belki bir kahve makinesi, neden olmasın? Gözlerim doluyor duygularımın şiddetinden!
Fakat... Fakat...Ya bu odayı da üç duvarlı bölmem gibi elimden alırlarsa?! İçime bir korku düşüyor!
Hemen kedilerin koku bırakıp alanlarını belirlemeleri gibi, odaya izlerimi bırakmaya karar veriyorum! Kimse gelip "Aaa odasını kullanmıyor demek, en iyisi bilmemkime verelim" demesin diye!
Aksi gibi de evden hazırlıksız çıkmışım. Yanımda bir defter, ilaç için bir kuru çiçek, hiçbirşey yok!
Çantamın muhteviyatından bir giyim mağazasının indirim kartı, tükenmez kalem ve deneme boyu nemlendiricide karar kılıp, bunları masanın üzerine yerleştiriyorum.
Bilgisayara da ekran koruyucu olarak kendi resmimi koyuyorum! Manyak diyebilirler, önemli olan "Burada çalışmıyor" dememeleri!
Neyse ki yan komşum Savaş Ay, olmadı onu şahit yazdırırım!
Kırk yılda bir oda vermişler. Yedirmem kimseye!
http://arsiv.sabah.com.tr/2005/09/04/birsel.html
Ben kocamın küçük kızıyım
Gülse Birseli dergiciyken sınırlı sayıda insan tanıyordu. Önce G.A.G ardından Avrupa Yakasıyla hane halkımızdan biri oldu.
Ve benim gibi kasvetli bir kadını bile güldürdü. Turkcell reklamındaki tiplemesiyle, TVyi her açtığımızda evimize daldı. Asla elime almayacağım, patlamış mısır tadındaki Gayet Ciddiyim adlı kitapları en çok satan beşinci kitap oldu. Okumaya mesafeli bir kuşağın temsilcisi olan 17 yaşındaki oğlumun para verip aldığı ilk kitap onunki oldu. Bu, bana Gülse ile konuş sinyaliydi... Onu yakında Hırsız Var adlı uzun metrajlı bir filmde izleyeceğiz. Ben şimdiden kişiliğinin koordinatlarını öğreneyim dedim...
Avrupa Yakasının hem oyuncusu hem senaristisin. Her haftanın oyununu nasıl çalışıyorsun? Her an böyle dört kulak, dört göz, etrafına bakınıp espri mi topluyorsun, yoksa bunlar kendiliğinden mi geliyor?
Bunun toplanabileceğini zannetmiyorum. Şöyle kulak kesileyim de, etraftan espri alayım, diziye koyarım gibi bir şeye ben inanmıyorum. Zaten öyle bir vakit de yok. Haftada üç kez, bütün gün setteyiz. Üç gün de oturup senaryoyu yazıyoruz. Geriye bir gün kalıyor. O gün de oturup iki tane köşe yazısını yazıyorum.
Bir çırpıda mı geliyor espriler?
Geliyor valla yazarken. Mesela dün oturup 46 sayfa yazdım. Normalde 56 sayfalık bir senaryo. 65 dakikaya denk geliyor. Bunun ideali üç günde yazmak. Önce hikayeleri kuruyorum. Diyelim ki üç hikaye var. Volkan, Aslı ile kavga eder ve Aslıdan intikam almaya çalışır. Ve şöyle bir şey olur ve hikaye şöyle biter. Şesu yeni bir işte çalışmaya başlar, orada bir kızla tanışır. Üçüncü hikaye Selin babasıyla kavga eder, falan filan. Bu üç hikayenin nerelerde birbirleriyle buluşacağı ve birbirlerinin sonucunu nasıl etkileyeceğini örüyorum. Ondan sonra sahneleri yazmaya başlıyorum.
Bir çeşit matematiksel işlem.
Tamamen matematiksel. Matematikle aram çok iyidir. Boğaziçi’ne matematik puanı ile girdim. Senaryo yazmada çok işe yarıyor. Bu, seyircinin bilmesini istediğiniz bilgileri zamanında vermekle ilgili bir şey. Yani bu sahnede neyi öğrenecekler? Akıllarına ne gelecek ki, iki sahne sonra onun sonucunu görecekler? Arayı çok açmamak, sürprizi de bozmamak, biraz bekletmek lazım. Yabancı sit-comlar 25 dakikadır. Biz 65 dakika ile dünya üzerinde yapılmamış bir sit-com yapıyoruz. Önemli olan, bu üç-dört paralel hikayeyi seyirciye düzenli olarak hatırlatmak.
Sen de dizideki gibi dergicilik yaptın. 15 yaş büyük bir abin, 13 yaş büyük bir ablan var. Volkan-Aslı ikilisi gibi çatışmaların oldu mu?
Ne abimle, ne ablamla, hiç çatışmam olmadı benim. Çünkü neredeyse çocukları gibi bakıyorlardı bana. Hele ki abim, dünyanın en sabırlı, en yumuşak insanıdır. İsteseniz de çatışamazsınız. Volkanla Aslının ilişkisini ben nerede gördüm, nereden gözlem yaptım, hiçbir fikrim yok.
Aile bireylerinin diziyi izlerken sana dair yeni keşifleri oluyor mu?
Onlar beni ailenin en küçüğü, en asisi ve en hokkabazı bildikleri için, aa bu çok komik kızdı eskiden beri diye, oturup seyrediyorlar. Biraz daha mesafeli çalıştığım, reklamcılar, dergideki yöneticiler, diğer dergilerin yayın yönetmenleri ise inanamıyor benim yazıp oynadığıma. Çünkü ben çekingenimdir aslında.
Ama kendini izlemekten müthiş haz aldığını söylemişsin. İnsan kendisine bir haz nesnesi olarak baktığında o bedeni taşıyan ruhuna dair neler öğrenir acaba?
Kendimi izlemeyi sevmemin sebebi, belki en küçük çocuk olmam, dört tane yetişkin insanın arasında ilginin sürekli bende olmasıdır. Agu dedi, gugu dedi, ay ne komik bir laf etti. Ay kompozisyon yaptı, ay tiyatro yaptı, gidelim, seyredelim. Her zaman beni alkışlayan en az dört kişi vardı. Küçücük bir resim yaparım, anneye göster, babaya göster, abiye göster, ablaya göster. Hepsinden ayrı tezahürat al. O alışkanlıkla ilgili bir şey olabilir.
Bu kadar çok sevgiye meraklı, bu kadar çok onaylanmak ihtiyacında olmak, aslında dışlanmaktan, ayıplanmaktan ölesiye korktuğun anlamına da gelebilir.
O kadar derinlere gitmeyelim. Şımarıklıkla ilgisi olabilir. (Gülüyor) Beğenilme isteği, herkes beni el üstünde tutsun, iltifat etsin, pohpohlasın. Ben 33 lafına bile alışabilmiş değilim.
O zaman çok güvensiz bir yanın olduğunu düşünmekle hata etmedim.
Güvenle ilgili problemim olmadı herhalde. Ama onaylanmayı, iltifat edilmesini, hayranlık duyulmasını seviyorum.
Güvensiz değilim diyorsun; ama söyleşilerinden birinde şöyle bir laf etmişsin: Bende, herkes birbiriyle arkadaş oldu, ekip oluşturdular, beni dışarda bıraktılar paranoyası var.
Kırk yılda bir böyle bir şey olabilir tabii ki. Ama en son ne zaman oldu, hatırlamıyorum.
Kendi hayatı da popcorn gibi olmasaydı, bu kadar başarılı olmazdı bu sit-comda gibi bir komplo teorisi uydurdum senin için.
Hayatımda hiç kahır olmadı çok şükür. Genel olarak evet, sit-com olmasa da, bir Meg Ryan filmi tadına yakın bir hayat yaşadım. Ama 19 yaşından itibaren çalışıyorum. O kadar da bulutların üzerinde gezmedim. Hep ayağım yere bastı, hep sorumluluk aldım. Yazmaya başladığım ilk günden itibaren mizaha yatkındım. Yani moda dergisi çıkarırken bile bizim başlıklarımız, resim altlarımız komikti. Öyle çok ağır, klasik şeyler yazmıyorduk. Çok laubali bir moda dergisiydi, Harper Bazaar.
Arada bir de olsa varoluşsal sorunlara kafa yorar, kimim, niye geldim bu dünyaya diye gerilim yaşar mısın?
Hayır. Ama öyle bir sohbeti dinlemekten çok zevk alırım. Lafa da karışabilirim. Ama bunun için yazılan kitapları büyük bir ilgiyle okuduğumu söyleyemem. Belki de yoktu vaktim bunlara.
Belki de büyümediğin için, hep çocuk kalman teşvik edilmiş olduğu için.
Olabilir. Ne diye şimdi kocaman kocaman problemlerle ilgileneyim? (Gülmeler) Böyle daha güzel hayat. Benim iyi yaptığım iş, mizah. İnsanları mutlu eden bir şey. Bunu yapmak varken, daha varoluşsal problemler, felsefe, ben niye buradayım, kimim, böyle şeylere vakit harcamak, bana daha lüks ve şımarıklık gibi geliyor. Mizah sanki daha bir insanlara hizmet gibi geliyor bana.
Asıl sorunları unutturmak mı hizmet?
Her hafta ortaya somut bir şey çıkartıyorum. İnsanlar onu seyrediyor, mutlu oluyor, akıllarında bir şey kalıyor.
Ve bir yara bandı yapıştırılıyor.
Ben zaten yara varmış gibi de bakmıyorum ki hayata. Benim gördüğüm hayatta çok büyük yaralar yok.
Sahi mi? Kitaplarının çok derin ve edebi olmadığı halde en çok satanlar arasında olmasından haz duymakta haklısın o zaman. Bir Türkiye manzarasını açık ediyor bu.
Türkler mizah seviyor. Tiyatroda, sinemada komediyi tercih ediyorlar. Mizah dergisine para verip alıyorlar. Kitabıma katıla katıla gülen insanlar gördüm. Aslında bir kitap da değil o. Yazılarımın toplamı. Ama çok eğlendik, çok iyi vakit geçirdik diyorlar. Çekirdek gibi, çerez gibi, popcorn gibi.
Hızla tüketilen ürünleri üretmekten gurur duyuyor musun?
Niye duymayayım? Hızla tüketilmesi keyifli bir şey olduğunu göstermez mi? Oturup AB ile ilgili, çok araştırıp bir kitap hazırlasam, belki on yıl sonra geçerliliğini yitirecek. Ama mizahın daha zamansız bir özelliği var. Yani o kadar da aptalca görmüyorum, yaptığım hiçbir işi. Herkes zekasını felsefeye yormak zorunda değil ki. Bana bir tercih olarak sunulsa, yine istemezdim. İyi insan olmaya çalışıyorum. Açıkçası, ölümden sonra ne olacak diye de çok düşünmedim. Genel olarak semavi dinlerin sözüne güveniyorum. Onlar işi halletmiş zaten.
Eşin Murat Birsel, metafizik konulara daha fazla kafa yoran bir insan..
Doğru. Murat daha ruhani bir kişiliktir bana göre. Ben daha dünyeviyim.
Gülse’nin âşık bir kadın olarak portresini sorsam?
Aşk meşk konuşmayı sevmiyorum. Onun dışında ne isterseniz anlatırım.
Gülse ev işi yapar mı?
Çok uzun zamandır yapmadım; ama zevk için güzel yemek yaparım. Hatta ilk evlendiğimizde coşmuştum. Her gün yemek yapıyordum. Dördüncü ayın sonunda dizimde korkunç ağrılar başladı. Bütün gün ofiste ayakta çalışıyordum. Bir de evde üç dört saat mutfak tezgahında yemek yapınca dizler dayanamamış, kas ağrısıymış. Bıraktım yemek yapmayı, geçti ağrılarım.
Haftanın neredeyse her günü çalışıyorsun. Eşine ayıracak zamanın kalmıyordur...
Maalesef öyle bir şikayetim var. Evde öyle bir sistem oturttum ki, hiç ev işi yapmıyorum. Evi bir şirket gibi düşündüm. Her gün yapılacak işler belli, herkese sorumluluk verdim. Hatta arada evde şöyle sesler duyuyorum kendimden: Ayşe hanım, sizin sorumluluğunuzdaydı, niye iletmediniz arkadaşa; hani evin içinde iç yazışmalar dolaşıyormuş gibi. Ev kendi kendine gidiyor tıkır tıkır. Benim Murata ve ailesine, kendi anneme, babama ayırmam gereken zaman maalesef kara borsa bu ara. Ancak iki üç haftada görüşebiliyoruz.
Muratla?
Tabii ki akşamları görüşüyoruz; ama benim çekimim geç saatlere kadar sürüyor. Saat 10 gibi ancak görüşebiliyoruz. Evde olduğum zamanlar, bilgisayar başında olduğum için aralarda bir kaçamak yapıp, hadi bir film seyredelim diye randevulaşıp salonda, 10 buçukta buluşuyoruz. Kaçamak kaçamak görüşüyoruz yani.
Bu tempoda, bir çocuğun sorumluluğunu almak istemediğini bütün röportajlarında söylemişsin. Büyümekten mi korkuyorsun?
Muhtemeldir. Büyümekten, anne haline gelmekten korkuyor olabilirim. Ben çok küçüktüm, ablam ve abim evlendiler. Hayatlarında hiçbir şey değişmedi. Tam tersi daha çok eğlenmeye başladılar. Çocuk yaptıklarında, hem kendilerinin hem de eşlerinin hayatı değişti. Kaldı ki bunlar sorunsuz evlilikler ve çocuklar. Ona rağmen, işte bugün çocuk şunu yaptı, bunu yaptı, altını değiştirdik, hayatımızı ona göre planlıyoruz, ay biz tatile gidemeyiz ki. Bunlar hiç hoşuma gitmedi.
Gülse acaba sorumluluktan neden kaçıyor?
Böylesi daha eğlenceli. Ben çalışmayı da seven bir insan değilim. Ancak öyle bir sonuç olacak ki ortada, herkes alkışlayacak, iltifat edecek, ancak o zaman hoşuma gidiyor çalışmak.
Gülse acaba kocasının küçük kızı olmak mı istiyor?
Biraz öyle herhalde. Ama herkes birlikte olduğu insandan alkış ve biraz şımartılma bekler.
Sen de onu şımartıyor musun?
Şımartıyorumdur muhakkak. Aksi takdirde ilişkinin ne cazibesi kalır ki? Birbirine yeryüzündeki en enteresan, en özel insan olduğunu hissettireceksin ki, o ilişki devam etsin.
Oyunculuğumu, yazarlığım kadar iyi bulmuyorum
Giymediğin bir sürü gece giysisi alıyormuşsun.
Evet, öyle bir akşam giysisi hatam var, doğru.
Bu kişiliğinle ilgili nasıl bir ipucu veriyor? Pırıltı ve payet seviyorum gibi basit bir ipucu veriyor. Gece hayatım öğrencilikte daha iyiydi. Haftada iki üç akşam giyinir çıkardık. Son zamanlarda, iki haftada bir yemeğe çıkabiliyoruz. Buna rağmen eski bir alışkanlık ya da sadece askıda hoşuma gittiği için gündüz kıyafeti kadar, gece kıyafeti alıyorum. Tabii bunların çoğu giyilmiyor, çoğu duruyor.
Kendini oyuncu olarak başarılı buluyor musun?
Kendimi yazar olarak başarılı buluyorum. Oyuncu olarak henüz o kadar başarılı değilim. Herkes iyi yazıyorsun diyor bana. Tamam güzel, iyi yazıyorum. Ama yazmak o kadar heyecanlandırmıyor beni. Oyunculuk çok başka bir şey. 12 yaşımdan beri oyuncu olmak istiyorum. Sebebi de hakikaten belirsiz.
[alıntıdır]
Yorum (yok)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
30/6/2008
Bihter Özdemir, 1982'de Diyarbakır'da doğdu. 10 yıl Eskişehir'de 10 yıl da İzmir'de yaşadı. İstanbul'a geçen sene geldi ama kendini hâlâ İzmirli gibi hissediyor. Çünkü; Ege Üniversitesi'ndeki felsefe eğitimi devam ediyor... Ayrıca, müzikle ilgileniyor; Türk Müziği eğitimi almışlığı bile var! Oyunculuğa gelince; ilk olarak İzmir'de kendi yazdığı bir oyunla sahneye çıkıyor. Sonra 4 oyun yazıp sahneliyor; 4 sezon sahnede kalıyor. Ayrıca 2.5 yıl boyunca yine kendi yazdığı tek kişilik 'Ayna Ayna'da oynuyor. Ardından kendini İstanbul'a atıyor ve Beşiktaş Kültür Merkezi'nin ortasına düşüyor!
Demet Akbağ'ı örnek alıyorum
Bihter Özdemir, tiyatroya gönül verenlerden... 21 yaşındaki genç oyuncu kendisinin yazıp oynadığı tek kişilik "Ayna Ayna" oyunu ile Atatürk Kültür Merkezi'ni tıklım tıklım doldurdu
Oldukça genç olmasına rağmen 3. oyununu sahneye koyan ve her defasında dolu bir salona oynayan Bihter Özdemir, böyle genç bir yaşta tek kişilik oyun sahnelemeyi "deli cesareti" olarak yorumluyor. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü 3. sınıf öğrencisi olan Bihter Özdemir en zor ve en çok özveri isteyen sanat dallarından biri olan tiyatronun ağır yükünü genç yaşta omuzlayanlardan. Özdemir tiyatroya o kadar büyük bir sevgiyle bağlı ki, kendi yazdığı ve oynadığı oyununu hiç bir kurum ya da kuruluştan destek almadan Atatürk Kültür Merkezi gibi İzmir'in en büyük merkezlerinden birinde sahnelemeyi başardı.
ŞİİR KİTABI VAR
17 yaşında "Saten Düşler" adını taşıyan bir şiir kitabı çıkaran Özdemir'in tiyatro dünyasına adım atışı da aynı yıllara rastlıyor. Tiyatroya amatör topluluklarda başlayan Özdemir, daha önce Hiç (2002) ve "Bak Bir Bulut Ağlıyor" adını taşıyan yine kendisinin yazıp yönettiği iki oyun sahnelemiş. İlk iki oyununda geniş bir oyuncu kadrosu ile sahneye çıkan genç oyuncu, bu oyunlarında başarıyı yakalayınca tek kişilik bir oyun yazmaya karar verdiğini belirtiyor. Beşiktaş Kültür Merkezi oyuncuları ile yakın bir diyalog içinde olan ve onlardan manevi anlamda büyük destek gördüğünü söyleyen Özdemir, bu oyunu BKM oyuncuları için yazmış ancak onların teşvikiyle kendisi oynamaya karar vermiş. Genç oyuncu bize tiyatro sevgisini, yapmak istediklerini ve planlarını anlattı.
-"Ayna Ayna" oyununu biraz anlatır mısınız?
Ayna Ayna benim canım ciğerim. Bu oyunun yeri benim için çok farklı. Oyunda kadınların kendi akıllarından geçirdikleri ancak hiçbir zaman dile getirmedikleri, söylemeye utandıkları ya da korktukları şeyleri söylüyoruz. Ayna, bir insanın en çıplak olduğu yerdir. Benim aynam çok güzel bir ayna. Ruhların suretini gösteriyor. Ayna, oyundaki kadınların bütün zaaflarını ve ruhunun derinliklerini gösterebiliyor.
-Ayna Ayna'da ilginç karakterler var mı?
Oyundaki ayna yaklaşık 200 yıllık. İlk sahibi bir sultan. O tarihten sonra sürekli el değiştirerek 2004 yılına kadar geliyor. 7 ana karakter var. Yardımcı tiplemelerle birlikte 11 kadının hikayesi var. Oyunda kadınlar değişiyor ama bütün kadınların değişmeyen ortak yönleri var. Biz bu yönleri didik didik ediyoruz. Burada aslında sadece kadına dair ayrıntılar yok.
-Yani oyun, toplumda kendini ifade edemeyen kadının durumuna ilişkin değil?
Oyunun böyle bir misyonu yok. Biz aynaya sahip olan kadınlar ekseninde kadınların iç dünyalarını, sancılarını konu ediniyoruz. Ama aslında oyuna kadın-erkek ikilemi ile değil de "insan" boyutuyla bakılmalı. Bence öncelik birey olmak olmalı. Ancak birey olduktan sonra kadın-erkek boyutu ele alınabilir.
-Oyunun mesajını nasıl özetlersiniz?
Oyunun temel mesajı "Hayat seni kanatmasın, sen hayatın yaralarını sar."
FELSEFE HEP OLACAK
-21 yaşında tek kişilik bir oyunla sahnede olmak. Bu noktaya nasıl geldiniz?
Bu üçüncü oyunum. Daha önce "Hiç" ve "Bak Bir Bulut Ağlıyor" isimli yazdığım ve yönettiğim iki oyunu sahneledim. "Ayna Ayna" benim ilk tek kişilik oyunum. Aslında bu oyunu BKM oyuncuları için yazmıştım. Ancak benim oynamam konusunda beni yüreklendirdiler. Hatta oyunun yönetmenliğini eski bir BKM oyuncusu olan Serhat Özcan üstlendi. Ancak çalışmalar sırasında sürekli bizimle birlikte değildi. Daha çok danışmanlık yaptı ve beni yönlerdirdi.-Oyun, ilk olarak ne zaman sahnelendi?
İlk olarak 24 Aralık'ta sahnelendi. Yaklaşık 650 kişi izledi. Bu ikinci oyun ve yine 650 kişilik Yunus Emre salonu neredeyse tamamen doldu.
-Felsefe bölümünde öğrenciniz. Felsefe ve tiyatro arasında ileride bir tercih var mı?
Felsefeyi çok seviyorum. Ama aldığım eğitimden artık mutlu değilim. Açıkcısı umduğumu bulamadım. Akademik anlamda tiyatro eğitimi almadım. Bu konuda kararsızım. Okulun beni robotlaştırmasından korkuyorum. Bazı tiyatrocular bu noktadan sonra okulun beni keseceğini söylediler. Bunu zaman gösterecek. Ancak felsefe ile tiyatro arasında tercih yapmam gerekirse benim için tiyatro hep öncelikli.
-Felsefe eğitiminin oyuna etkisi ne boyutta?
Felsefe bana bulaşmış, yapışmış bir hastalık. Felsefi düşünerek yazmayı çok seviyorum. Böylece boşlukları çok daha kolay tanımlıyorum. Felsefe hayatımda hep olacak.
TİYATRO TUTKUNUYUM
-Tek başınıza bir oyunu ya da bir grubu sırtlamak zor olmuyor mu?
Herşeyden önce kendime inanıyorum. Ben işin boyasında, gösterişinde değilim. Ayrıca her oyunda bana destek olan arkadaşlarım var. Son bir yıldan beri de daha önce söylediğim gibi Devlet Tiyatrosu ve BKM'den oyuncularla temas halindeyim. Burada her şeyi biz üstleniyoruz. Oyunun biletlerini satabilmek için yüzlerce kişiye dil döküyoruz. Çünkü tek gelirimiz bu. Oyun sırasında sahneye çıkıp oynuyorum, yazan, yöneten oynayan diye alkışlanıyorum. Oyun bitince arkadaşlarımla beraber dekorları taşıyorum. Yani tiyatronun cefasını arkadaşlarımla birlikte taşıyorum.
-Tiyatro ile ilgili planlar neler?
BKM (Beşiktaş Kültür Merkezi) oyuncuları ile temas halindeyim. Bir gün onlarla çalışmayı çok isterim. Bu fırsat tanınırsa çok güzel olur. Diğer taraftan bundan sonra beni geliştirecek gruplarla çalışmak isterim. Ben bu işin havasında değilim. Tiyatroya tutkunum. Ayrıca yakın dönemde 'Ayna Ayna' ile İstanbul'a turneye gitmeyi çok istiyorum.
"Bende deli cesareti var"
İstanbul sanatın, tiyatronun merkezi. Ben de BKM (Beşiktaş Kültür Merkezi) oyuncularından büyük bir manevi destek görüyorum. özellikle Demet Akbağ'ı örnek alıyorum. Bana bir anlamda rehberlik yapıyorlar. Sık sık onlara danışıyorum. Yine İzmir Devlet Tiyatrosu'ndaki sanatçılarla da temas halindeyiz. Onların her konuda fikirlerini alıyorum.
Bunun dışında farklı gruplardan arkadaşlarım bu oyunda görev aldı. Organizasyonu da Obje Sanat Organizasyon üstlendi. Yine okulda birlikte çalışmalar yaptığımız Arete Tiyatro Topluğu'ndan arkadaşlar destek veriyor. Herkes gönüllülük çerçevesinde bize destek oluyor.
Açıkcası hazırlıksız bir biçimde kendimi bu oyunu oynarken buldum. Bunu biraz deli cesareti olarak yorumluyorum.
Arkadaşlarım destek veriyor
Oyunlarımı ben yazıyorum, oynuyorum bazan da yönetiyorum ama perde, arkasında, reji odasında, bilet satışında beni yalnız bırakmayan dostlarım var. Onlara da çok teşekkür ediyorum. Arkadaşlarımdan Saliha Özdemir makyajımı, Arzu Şahin dekorumuzu, İsmail Şahan da ışığımızı yapıyor.
Bihter Özdemir Röportaj
* ‘Avrupa Yakası’nın eski bölümlerini izlemişsinizdir. Bir gün bu dizide rol alacağınızı hiç düşündünüz mü?
En tuhafı da o işte! İlk gün çekime girerken bir anda aklıma geldi; iki sene önce çekirdeğim ve pijamamla kahkahalar atarak izlediğim dizinin içindeydim! Evde ‘Abla gel, başladı’ diye televizyonun karşısına çağırıldığım dizide oynuyordum… Acayip bir mutluluk içindeyim.
* Zeynep biraz eski Türk filmlerindeki kapıcı kızlarını andırıyor sanki…
Hiç böyle düşünmemiştim. Benim düşündüğüm tek şey; doğal olmayacağı korkusuydu. Gerçeğe aykırı olmasını istemedim. Gülse Hanım’ın da dediği gibi; ben de Cem gibi, Aslı gibi bir tipim. Komedisi, hikayesinde olan biriyim. Burhan gibi, Gaffur gibi karakter değil benimki. Komik ama gerçek ama dramatik gibi bir sürü ‘ama’lar var. Tek bocalamam bu yönde oldu.
HEPSİNE GÜLÜYORUM
* Dizide en çok hangi karaktere gülüyorsunuz?
Hepsine çok gülüyorum. Hepsi çok iyi oyuncular ama insanın kendini tutamadan güldüğü insanlar vardır ya; Engin (Günaydın) ve Peker (Açıkalın) onlardan işte…
* Dizinin kamera arkası da çok eğlenceli gözüküyor…
Tabii biz acayip eğlenceli bir ekibiz. Sette çok keyif alıyorum. Bu insanların arasında olmaktan mutluyum. Bütün ekip aynı tempoda ve zevkle çalışıyor. Zaten senaryo çok iyi… Çok iyi bir matematiği var.
* Sokaktan nasıl tepkiler alıyorsunuz? Hayatınızda neler değişti?
Hâlâ minibüse biniyorum, metroya biniyorum, sahilde yürüyorum… Hiçbir şey değişmedi. Hâlâ evimde yemeğimi yapıyorum. Bitki çaylarımla mutlu yaşıyorum ama ‘Aaaa Zeynep! Gaffur’un kardeşi. Seni Gaffur’a söyleyeceğiz’ gibi şeyler duymaya başladım dışarıda dolaşırken. Bu çok hoşuma gidiyor. Beni sevmişler anlaşılan! ‘Sanki sen hep vardın’, ‘Hiç sonradan gelip de kondurulmuş gibi olmadın’, ‘Gözümüz sana çok alıştı’ gibi yorumlar geliyor. Tepkiler çok güzel yani. Son birkaç haftadır daha iyi oldu. Bir alışveriş merkezinde karşı merdivenden ‘Zeynep naber!’ diye bağıranlar oluyor. Ben de ‘İyiyim’ diye bağırıyorum. Bunlar çok hoşuma gidiyor.
EGOMA YENİK DÜŞMEM
* Şöhret sizi korkutmuyor yani?
Hayır hiç korkutmuyor. Ben insan için varım; muhabbet için yaşarım. O yüzden etrafımda insanların olması beni mutlu eder. Ama dostlarım hep eski dostlarım olacak. Yeni kazandığım insanlar ise arkadaşlarım olacak… Hayat beni nereye götürecek bilmiyorum, belki oyunculuk hayatım bitecek bir yıl sonra, belki de çok iyi bir oyuncu olacağım ve yıllarca akıllardan silinmeyeceğim, ki umarım öyle olur. Şöhreti yavaş yavaş yakalamak, bu ne kadar önemli, evet işimi yapmak için yüzümün tanınması gerek.
* Mesleğinizde yükselmek için kriterleriniz nelerdir?
Ben işimi erdemli ve iyi yapmak istiyorum. Egoma yenik düşmek istemiyorum. Başkalarını ezeceksem, başkalarını kötülüyüceksem bu iş bana nasip olmasın! Şöhret bana çok iyi bir kapı açar, çok iyi insanlarla tanışırım, bunun gibi güzel insanlarla işler yaparım; işte o zaman kocaman bir şöhretimin olmasını isterim…
Hümeyra'ya bayılıyorum
* Kendinize örnek aldığınız bir oyuncu var mı?
O kadar çok ki... Hümeyra kadın oyunculardan önemli bir isimdir benim için. En son Çağan Irmak'ın 'Kabuslar Evi'nde izledim Hümeyra'yı ve çok ağladım. Bir insan saçının teliyle bile ancak bu kadar oynar. Beni çok etkilemişti. Erkeklerden de Erkan Can... Onu da 'Takva'da izledim, mükemmeldi. Ama o kadar iyi oyncular var ki Türkiye'de. Birini saysam, diğerinin hatırı kalırmış gibi geliyor bana... Benim örnek aldığım şey aslında, hissetmek ve hissetiğin şeyi yansıtmak ve o adam olmak; bunu gösterebilmek. Benim örnek aldığım şey aslında tamamen bu!
* Dizi ya da sinema adına yapmak istedikleriniz neler?
Şu anda çok güzel bir komedi dizisinde oynuyorum, komediyle başlamak çok istiyordum. Bunun dışında drama oynamak da, müzikalde oynamak da isterim. Ama bir dönem filminde oynamak çok istiyorum.
* Neden dönem ısrarla?
Sanki 19. yüzyılda dünyaya gelmiş gibi hissediyorum kendimi. Yüzümü de eski bulurum, eski kadınlara benzetirim kendimi. Giyinişim de öyledir. Çocukluğumdan beri o dönemde yaşamak isterim...
Benimle çok ilgilendiler
* BKM'nin mutfağında Yılmaz Erdoğan ve ekibinden eğitim almak sizin için iyi bir deneyim olsa gerek...
Henüz lisede öğrenciyken tiyatro kulislerine gider; 'Merhaba ben geldim... Adım Bihter; ben tiyatroyu çok seviyorum' derdim. O zamanlar İstanbul'la gelmek, yazı yazmak falan gibi bir düşüncem yoktu. Ne yaptığımı bilmiyordum, bilen birilerinin bana yardımcı olması benimle çok fazla ilgilendi ama ben de hiç bağımı koparmadım. Sonra 2004'te Yılmaz Erdoğan 'Gel biz seninle çalışalım' dedi. Çok heyecanlandım. Ama benim okulum olduğu için İzmir'e dönmem gerekiyordu. Geçen sene de geldiğimde çoktan konuştuğumuz projeler bitmişti. Yepyeni şeyler düşünülüyordu. Bir gün Yılmaz Erdoğan'la tekrar karşılaştım, 'Atölye açtık' dedi ve hop bir anda çocuk oyunu başladı.
alıntı bihterozdemir.net
Yorum (yok)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
30/6/2008
Gerçek Adı: Miranda Otto
Doğum Yeri: Brisbane, Queensland, Avustralya
Doğum Tarihi: 16.12.1967
Boy : 1.75 m
Onu Ünlü Yapan Ne? : Yüzüklerin Efendisi üçlemesindeki "Eowyn" rolü ile ünlendi.
Ailesi:
Babası: Barry Otto, aktör
Annesi: Lindsay Otto, aktris
Eğitim: Avusturalya Tiyatro Okulu (NIDA)
Meraklısına...
-Miranda prestijli Avusturalya Tiyatro Okulu NIDA'dan mezun oldu.(Mel Gibson, Judy Davis gibi ünlü aktörlerde bu okuldan mezun oldu)
-Tibbi kariyerini oyunculuk için yarıda bıraktı.
-Yüzüklerin Efendisi filmindeki Eowyn rölü için 6 ay kılıç kulanmayı ve ata binmeyi öğrendi.
-Bale dersleri aldı
-Miranda ismini, William Shakespeare'in "The Tempest" adlı eserinden aldı.
-Bir ropörtajında şöyle demişti: "Açıkça konuşmak gerekirse çocukluğumda hiç güneşlenmeye gitmedim, bale dersleri alıyordum ve öğretmenler güneşlenmeye gidenlerden hiç hoşlanmıyorlardı, ben de gitmedim."
-Miranda doğduktan sonra annesi Lindsay oyunculuğu bırakmıştı.
-Australian Film Enstitüsü tarafında 4 kez en iyi aktris seçildi
-Miranda Avusturalya'da yaşıyor. Ve İngiltere'ye yerleşme planları yapıyor.
alıntı
Miranda Otto (Miranda Otto Kimdir? - Miranda Otto Hakkında) (Hayatı, Biyografisi, Eserleri) - MsXLabs
filmleri
Dünyalar Savaşı 2005 - War of the Worlds (2005)
Anka'nın Uyanışı - Flight of the Phoenix (2004)
Yüzüklerin Efendisi: Kralın Dönüşü - Lord Of The Rings: Return Of The King (2003)
Yüzüklerin Efendisi: İki Kule - The Lord of the Rings: The Two Towers (2002)
İnce Kırmızı Hat - The Thin Red Line (1998)
Danny Deckchair Nerede? - Danney Deckchair ()
Tedavi - The Healer ()
alıntı
Miranda Otto filmleri
Brisbane, Queensland, Avustralya'da 16.12.1967'de doğdu.Eğitimi; Avusturalya Tiyatro Okulu (NIDA). (Mel Gibson, Judy Davis gibi ünlü aktörlerde bu okuldan mezun oldu). Tibbi kariyerini oyunculuk için yarıda bıraktı. Yüzüklerin Efendisi filmindeki Eowyn rölü için 6 ay kılıç kulanmayı ve ata binmeyi öğrendi. Bale dersleri aldı. Miranda ismini, William Shakespeare'in 'The Tempest' adlı eserinden aldı. Bir ropörtajında şöyle demişti: 'Açıkça konuşmak gerekirse çocukluğumda hiç güneşlenmeye gitmedim, bale dersleri alıyordum ve öğretmenler güneşlenmeye gidenlerden hiç hoşlanmıyorlardı, ben de gitmedim'. Miranda doğduktan sonra annesi Lindsay oyunculuğu bırakmıştı. Australian Film Enstitüsü tarafında 4 kez en iyi aktris seçildi. Miranda Avusturalya'da yaşıyor. Ve İngiltere'ye yerleşme planları yapıyor. Sinemalar.com ~ Miranda Otto
<
Cashmere Mafia (2007) (TV) (pre-production) .... Juliet Draper
"Starter Wife" (2007) (mini) TV Series (post-production) .... Cricket
War of the Worlds (2005).... Mary Ann
Flight of the Phoenix (2004).... Kelly
"Through My Eyes" (2004) (mini) TV Series .... Lindy Chamberlain
In My Father's Den (2004) .... Penny
The Lord of the Rings: The Return of the King (2003) .... Eowyn
Danny Deckchair (2003) .... Glenda Lake
The Lord of the Rings: The Two Towers (2002) .... Eowyn
Julie Walking Home (2002) .... Julie Makowsky
Doctor Sleep (2002) .... Clara Strother
"The Way We Live Now" (2001) (mini) TV Series .... Mrs. Hurtle
Human Nature (2001) .... Gabrielle
What Lies Beneath (2000) .... Mary Feur
Kin (2000) .... Anna
The Jack Bull (1999) (TV) .... Cora Redding
The Thin Red Line (1998) .... Marty Bell
In the Winter Dark (1998) .... Ronnie
Dead Letter Office (1998) .... Alice Walsh
Doing Time for Patsy Cline (1997) .... Patsy
True Love and Chaos (1997) .... Mimi
The Well (1997) .... Katherine
Love Serenade (1996) .... Dimity Hurley
"Police Rescue" .... Amanda (1 episode, 1995)
- On the Outer (1995) TV Episode .... Amanda
Sex Is a Four Letter Word (1995) .... Viv
The Nostradamus Kid (1993) .... Jennie O'Brien
The Last Days of Chez Nous (1992) .... Annie
Heroes II: The Return (1992) (TV) .... Roma Page
The Girl Who Came Late (1991) .... Nell Tiscowitz
The 13th Floor (1988) .... Rebecca
"The Flying Doctors" .... Amy Brodie (1 episode, 1988)
- The Wranglers Daughter (1988) TV Episode .... Amy Brodie
Initiation (1987) .... Stevie
Emma's War (1986) .... Emma Grange
miranda otto haberleri resimleri ve röportajları eklenecektir yazı alıntıdır.
MIRANDA OTTO (Eowin)
Avustralya sinemasının yeni yıldızı Miranda Otto soyadını Alman asıllı babasından almış. Hollywood'da kaliteli filmlerde rol aldı: “Being John Malkovich”, “Human Nature”, “What Lies Beneath”, “Jack Bull” bunlardan sadece birkaçı.
Aslında Jinekolog olmak istiyormuşsunuz öyle mi?
- Ailemde çok doktor var. Ben de doktor olmayı istemiştim. Okulda tiyatro klübüne girdim, hocalarımın ısrarıyla Sydney Tiyatro Okulu'na gittim.
Sizin Peter Jackson'a en çok nazı geçen oyuncu olduğunuz biliniyor. Bu konuda ne söyleyeceksiniz?
- Küçükken eskrim dersleri almıştım. ‘‘The Return of the King’’ senaryosu gelince savaş sahnelerindeki rolümün az olduğunu gördüm. Çekinmeden Peter'a ‘‘Savaş sahnelerinde daha fazla rol almak istiyorum’’ dedim, o da kabul etti.
O sahnelerde giysileriniz çok ağır gibi. Kılıcın da hatırı sayılır. Nasıl yapabildiniz?
- Beyazperdede ağır gözükse de onlar özel yapım. İçinde gayet rahattım.
En beğendiniz sahne hangisi?
- Pelennor savaşında 40 düşmanı öldürdüğüm sahne. Savaş sahneleri kusursuzdu. Kılıcı iyi kullandım, hocamdan aferin alınca moralim yükseldi.
Setten hatıra olarak ne aldınız?
- Kılıcımı tabii! Maalesef bu kılıçla bir figüranı yanlışlıkla yaralamıştım. Üzerinde hala kanı var. Sonra kemerimi ve kolyeyi de aldım.
Yorum (yok)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı